
“Neresinden baksan, deliliğin en güzel hali.” Bahçesine her girdiğimde büyülendiğim devasa orman, ılık bir rüzgarla karşılıyor beni. Burada her şey canlı, nefes alış-verişlerini duyabileceğin kadar sessiz. Ezbere bildiğim yoldan, yine büyülenerek, bir kez olsun yere indirmeden başımı, dünyaya, doğaya, yeşilliğe aç gözlerle, telaşsız adımlarla ilerliyorum. Auguste Rodin’in ‘düşünen adam’ını selamlıyorum karşı kaldırımdan, “dostum çok yanlış anladık seni, düşüncenin deliliğe yol açacağını zannedenlerin coğrafyası burası, mizahımız da bundan ibaret. Bedenine ağır geldiğini düşündüğüm, elinle desteklediğin o hüzünlü başını bir an olsun kaldırıp bakmıyor oluşuna saygım büyük, inan bana, bir çift irisin, bir çift ayakkabıdan daha kirli oluşuna katlanamazdın. Yolu tamamlamak üzereyim, kadim dostumu her zaman bıraktığım yerde beni bekler halde buluyorum. Yer yer boyaları sökülmüş, perişan gövdesinde kızgın sigaralar söndürülmüş, ahşap bank. Hasretle kucaklaşıyoruz. Sağ tarafıma sırt çantam, sol tarafıma birkaç lüzumsuz evrak bırakıyorum. Evimdeyim, tanıdığım o muhteşem huzura teslim oluyorum. Çok uzun sürmüyor, ufak tefek bir kadın yaklaşıyor uzaktan. Sorgusuz sualsiz, öylece oturuyor.
Oysa herkes bilir, dolu bir banka, lalettayin oturamazsınız. Evime giren pervasız yabancı, sonradan gelenin ben olduğuma ikna edecek rahatsızlıkta karşılıyor bakışlarımı. Ne küstahlık. Kuyruğu havada, hastalıklı sarı gözlerini kocaman açmış, tombul kedi beliriyor öte yandan. Onu tanırım, diğerleri gibi değildir. Bir el hareketine, et parçasına, tatlı ses tonuna kanmaz. İlgisini çekmek için harcanan tüm çabalar boşadır, gözlerini kocaman açıp öyle bir bakar ki yüzünüze dile gelecek sanırsınız. Ahşap bank gittikçe kalabalıklaşıyor, kadim dostum eğlence istiyor anlaşılan, tekir kedi kadına sokuluyor, demek tanıyorsunuz birbirinizi. Tüm mal varlığını kumarda kaybeden bir adama dönüşüyorum, sahip olduklarımın değeri daha iyi biliniyor kazanılan ellerde. Bazı yıkıIışIar, daha parlak kaIkışIarın teşvikçisidir diyen Shakespeare’in elbet vardır bir bildiği. Kalmıyorum masadan. Düello zamanı. Karşı taraftan beklediğim hamle gelmeyince sinirleniyorum. Rakibem dolu bir banka oturmaması gerektiğini bilmediği gibi, kazananın oyunu başlatan taraf olduğunu da bilmiyor anlaşılan. “daha önce birine teslim olurken görmedim onu, sizi seviyor olmalı” diyorum kediyi işaret ederek.
“babamın bir zamanlar hayatta olduğunun tek canlı kanıtı” diye yanıtlıyor. “yakın arkadaşıydı, son zamanlarını burada, bu bankta, hep bir arada geçirdiler. Hatta bir keresinde “Sibel,” demişti. “bu haydut bana akıl almaz şeyler anlatıyor.”
“hiç şaşırmadım bu duruma” diye yanıtlıyorum, her şeyi beklerim bu kediden.
“önceleri böyle değilmiş, boynuna uzanan her eli havada karşılıyormuş, ona dokunduktan hemen sonra yıkanan ellere dayanamamış daha fazla.” Ne hisli kedi ama.
“babamın gidişine alışamadı, babamın gidişine alışamadım. Annem bizi terk ettiğinde o koca evde sadece ikimiz kalmıştık. Bir sabah ansızın çekip giden annemin bir not dahi bırakmamış oluşuna inanmıyordu. Acımasız birkaç kelime, gideceğini veyahut artık hiç dönmeyeceğini belirten. Önceleri gelir diye çok bekledik, biraz hava almak istemiştir, çok uzaklaşmamıştır, mutlaka dönecektir dedik. Dönmedi annem. Şimdi düşünüyorum da bir zamanlar beraber yaşadığımıza mutlu olduğumuza –mutlu muyduk gerçekten- annemin her sabah karşısında saçlarını taradığı gümüş varaklı aynaya, kadife sesiyle uyuduğum ninniler inanmakta zorlanıyorum.
Duyduklarım karşısında mideme sağlam bir yumruk yemişim gibi buruşturuyorum yüzümü. Dağılıyoruz beyler. Oyun bitti. Buradan kazanan çıkmaz.
Anlatmaya devam ediyor.
“insanlar sormaktan vazgeçmişlerdi, babam vazgeçmemiş olacak ki kış geldi bahanesiyle pencerenin karşısına çektiği koltukta gözünü ayırmadan tanıdık bir çift ayak sesi beklerdi. Sessizce beklerdi. Kahkahalarla geçen insanlar olurdu pencerenin önünden, acımasız kahkahalar. Gözlerindeki çizgiler biraz daha belirginleşirdi. Öyle anlarda ne yapacağımı bilemezdim. Bir sabah annemin gümüş varaklı aynasıyla kavga ederken buldum onu. “konuş.” diyordu. “burada saçlarını tarıyordu, her sabah, telaşsız, aranız iyi değildi, gördüğüne çoğu zaman memnun olmazdı. Bir kez olsun benim gözlerimle gösterseydin, yapmadın, gidişinde en büyük pay senin.” Öfkeden çılgına dönmüştü. Hastaneye geldiğimizde ateşler içinde yanıyordu. Sesi fısıltıya dönüştü sabaha doğru. Teslim olmuş gibiydi. Kocaman evde bir başına kalmıştım.
“babamı burada bırakıp eve her döndüğümde anneme kızardım. Yatağın sol tarafına yatamazdı, geceleri su içmek için mutfağa gittiğindeyse öyle sessiz hareket ederdi ki, odada biri uyuyor zannederdiniz, yatağın sağ tarafına geçmek için etrafından dolanırdı, böyle bir adamı bırakıp gitmek için gösterilecek tüm sebepler yetersiz kalıyordu. O günle ilgili hiç konuşmamıştık, bir gün:
“eşyaların dili var Sibel, sana bunu kanıtlayacak argümanım yok, yeterince kulak verirsen aşağılık gözlerindeki boğucu fısıltıları duyabilirsin. “Bana nasıl baktığını fark etmedin mi” demişti kapı duyduğum en acımasız ses tonuyla, “bir gün gidecekti, ben bunu biliyordum, üstelik vedalaştığımız esnada elleri sıcacıktı, ilk defa.”
Bu kadar acı çekmesine dayanamıyordum. Tekrar eve dönebilecek kadar güçlü olmadığını da biliyordum. Yine de her şeyin bambaşka olmasını isterdim.
Daha fazla konuşmadık, önce tekir kedi kalktı ahşap banktan, ardından da o. Sessizce gidiyor, geldiği gibi. Orada tek başına ne kadar oturdum bilmiyorum.
Yazar, önünde oluşan kağıt yığınına baktı. Kağıtların arasından kafasını kaldırdığında uyanmakta olan kediyle göz göze geldiler, “ne diyorsun Ted, bu sefer olacak mı dersin? Senden de bahsediyorum, konuşuyorsun bu sefer.” Kedi masadan atlayıp koşar adım uzaklaşıyor odadan. “ne o, tombul dedim diye alındın mı yoksa”
Esaslı bir son yazmalıyım, akıl hastanesine yaraşır bir son. İntihar mı etmeliydi yoksa adam? İnsanlar delirmenin romantik olduğunu zannederler. Bir köylü kızı sevdiğine varamıyorsa ya delirmeli ya da intihar etmelidir bir gece herkes uykusundayken, kavuşamıyorsa çöllere düşmelidir mecnun. Size ancak böyle saygı duyarlar. Oysa delirmenin kendi gerçekliği bambaşkadır. Siz onu Van Gogh tablosundaki parlak ayçiçekleri sanırsınız, kulağını gözünü kırpmadan kesmesi kadar ürkütücüdür gerçeklik.
Ha bir de gümüş varaklı aynada her sabah saçlarını tarayan kadınların öyle ansızın çekip gittikleri pek görülmüş iş değildir, onlar, kahvaltı sonrası bakımlı elleriyle tuttukları fincanlarda kahvelerini yudumlarken, girdikleri tüm savaşlardan galip ayrılırlar.
CEYDA KAHRAMAN





Bir yanıt yazın